Chat.com.tr
Türkiye’nin güncel haber ve blog servisi!
Türkiye’nin güncel haber ve blog servisi!
24.Ağu.2010
Çin’deki uçak kazasında 42 kişinin öldüğü bildirildi.
Çin devlet televizyonu, ülkenin kuzeydoğusundaki Heliongjiang vilayetinin Yichun şehrindeki Lindu havalimanına inişte pisti kaçıran uçaktaki 42 kişinin cesedine ulaşıldığını duyurdu.
Henan havayollarına ait uçakta 91 kişinin bulunduğu bildirilmişti. Kurtarılan 49 kişinin hastaneye kaldırıldığı bunlardan üçünün durumunun ağır olduğu belirtilmişti.
22.Ağu.2010
Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu, Bakanlar Kurulu’nun 4 Temmuz 2009′da akaryakıta yapılan ÖTV zammının yürütmesini durdurdu ama vatandaş akaryakıt ürünlerini 24-77 kuruş pahalı alıyor
Çetin, benzin, gaz ve tüpgaz fiyatlarının karar gereği düşürülmesi gerektiğini kaydetti.
Tüketici Dernekleri Federasyonu (TÜDEF) Başkan Yardımcısı Ali Çetin, Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu’nun 4 Temmuz 2009 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı gereğince akaryakıt ve türevlerine yapılan ÖTV zammının yürütmesini durdurduğunu hatırlatarak, benzin, gaz ve tüpgaz fiyatlarının karar gereği düşürülmesi gerektiğini bildirdi.
Çetin, akaryakıt fiyatlarında sabit ÖTV’nin artırılması ile aynı zamanda KDV’nin de artırıldığına işaret ederek, yapılan zammın litrede 24 kuruşla 77 kuruş arasında olduğunu ifade etti.
HUKUKA UYGUN DEĞİL
Dolaylı vergilerin tüketicilerin haberi olmadan kesildiğini, mal ve hizmetlerin içine gizlenerek, ödeyenin ödeme gücüne bakılmadan alındığını savunan Çetin, zengin, yoksul, işsiz ayrımı yapılmadan alınan bu vergilerin adil olmadığını savundu.
TÜDEF’in itirazı üzerine Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu kararı gereğince, 4 Temmuz 2009′da Bakanlar Kurulu Kararları ile akaryakıt ve türevlerine yapılan ÖTV zammının yürütmesinin durdurulduğunu kaydeden Çetin, Kurulun, daha fazla vergi artırımını gerekli kılan başka bir neden gösterilmediğinden zammın hukuka uygun olmadığını, bu nedenle de yürütmesinin durdurulmasına karar verdiğini belirtti.
İNDİRİM YAPILSIN
Ali Çetin, benzin, doğalgaz, otogaz, yağlama yağları, tüpgaz fiyatlarına söz konusu dönemde yüzde 11 ila yüzde 167 oranında yapılan zammın Kurul kararı gereğince düşürülmesi gerektiğini belirterek, fiyatların litrede 25 kuruş, 14 kilogramlık tüpgazda 1,68 kuruş, yağlama yağları litresinde 70 kuruş, LPG metreküpünde 12 kuruş indirilmesi gerektiğini ifade etti.
Bu indirimin yapılmaması durumunda Bakanlar Kurulunun suç işlemiş olacağını iddia eden Çetin, TÜDEF olarak bu durumda suç duyurusunda bulunacaklarını kaydetti.
95 oktan benzin 5-6 kuruş ucuzladı
Akaryakıt firmaları benzinde 5-6 kuruş indirime gitti. Dün itibariyle 3.64-3.65 liradan satılan kurşunsun benzinin litresi bu sabahtan sonra 3.58 liraya geriledi.
Araç sahipleri 95 oktan kurşunsuz benzini İstanbul’da 3.58 liraya alırken, Ankara’da 3.60 ve İzmir’de 3.59 liraya depoyu doldurmaya başladı.
Bu indirimle 50 litrelik bir depoyu doldurmanın maliyeti 182 liradan 179 liraya gerilemiş oldu. Kırsal motorin ve motorinde fiyat değişikliğine gidilmedi.
Motorinin litresi 3.04 liraya, kırsal motorin ise 2.93 liradan satılıyor.
22.Ağu.2010
Balıkesir’in Manyas ilçesinde, sıcak ve nemin yol açtığı mantar hastalığı ve güve yüzünden rekoltesi düşen salçalık domates fiyatlarının yükseldiği bildirildi.
Manyas Ziraat Odası Başkanı Hüseyin Danç, yaptığı açıklamada, 1990′lı yılların ortalarına kadar Manyas Ovası’nda 40-50 bin dekar alanda domates ekimi yapıldığını hatırlattı.
Danç, salça fabrikalarıyla yapılan sözleşmelerden kaynaklanan sorunlar yüzünden domates ekim alanlarının her geçen yıl azaldığını, hatta bitme noktasına geldiğini belirterek, Manyas Ovası’nda bugün 2-3 bin dekar alanda domates ekimi yapıldığını kaydetti.
Manyas bölgesinde aşırı sıcak ve neme bağlı olarak domateste görülen mantar hastalığı ile domates güvesinin birçok domates tarlasını kuruttuğuna dikkati çeken Danç, domates fiyatlarının da ürün azlığından dolayı yüksek seyretmeye başladığını vurguladı.
Danç, sanayi tipi domatesin çevrede bulunan salça fabrikaları tarafından, sözleşmeli ürün kapsamındaki üreticilerden kilosu 15 kuruştan satın alındığını, serbest piyasada ise bu rakamın 20 kuruşa kadar çıktığını, fiyatların daha da yükseleceği beklentisinin bulunduğunu kaydederek, şöyle konuştu:
”Aşırı sıcak ve nem nedeniyle domateste baş gösteren hastalık sonucu domatesler kökten kurumaya başlayınca, tarla sahipleri tarafından sürüldü ve tabii yaptığı masraf yüzünden kayba uğradılar.
Şanslı olan üreticinin ise azda olsa ürünü oldu ve ürün az olunca talep arttı. Bu nedenle fiyatlar da buna paralel olarak artış gösterdi.
Şimdi salça fabrikalarının yanı sıra serbest alıcılar da az miktardaki domatesi üreticiden alabilmek için yarışıyorlar.”
22.Ağu.2010
1 Temmuz 2010 tarihinde İran’a yaptırımlar konusunda ABD’de çıkan yasa çerçevesinde Türkiye’ye gelen ABD elçileri Türkiye’ye bir heyet göndererek İran ile iş yapan şirketleri cezalandırırız uyarısında bulundu.
1 Temmuz 2010 tarihinde İran’a yaptırımlar konusunda ABD’de çıkan yasa çerçevesinde Türkiye’ye gelen ve Türkiye Bankalar Birliği, DEİK ve bazı büyük Türk şirketlerinin temsilcileri ile görüşen
heyet, “İran ile ticaret devamederse tüm ilişkilerimiz sona erer” uyarısında bulundu.
En sert görüşme de Türk bankacıları ile gerçekleşti. Cumhuriyet Gazetesi’nin önceki gün gündeme getirdiği ABD’den gelen uyarı heyetinin başında, ABD Hazine Bakanlığı Terör Finansmanı ve Mali Suçlardan Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Daniel Glaser’in olduğu öğrenildi.
Toplantılardan en kritik olanı 19 Ağustos’ta Bankalar Birliği’nde gerçekleşti. Görüşmelerde, ‘tehditler
savuran’ ABD heyeti, Türk bankalarına İran’a hizmet sunan ve İran’da yer alan 11-12 banka ile her ne şekilde olursa olsun bir ilişkide bulunan Türk bankasının ABD bankalarıyla hiçbir şekilde iş yapamayacağını” bildirdi.
İLİŞKİLER SONA ERER
ABD bankalarının, konu ile ilgili bilgilendirildiğini Türk bankacılık yetkililerine ileten ABD Hazine yetkilileri , “İran ile 1 dolarlık işlem yapılması bile yasak. ABD’deki bankaların İran ile iş yapan bankalarla işlem yapması yasak.
Eğer buna rağmen sizler İran bankaları ile iş yaparsanız, ilişkilerimiz sona erer” uyarısında bulundu. Ardından Bankalar Birliği, üyelerine ABD heyetinin tehdit kokan uyarı yazısını tek tek faksladı.
Gönderilenmetinde özetle, “İran’daki 10-11 banka aralarında Türkiye’de şubesi bulunanlar da dahil nükleer silahlanma ve terörizme destek veriyor.
Bunlarla iş yapanlar da buna dahil olacağı için bundan sonra bir tek işlem bile yapılmamasını istiyoruz” denildi.
EVET GELDİLER
Türkiye Bankalar Birliği Genel Sekreteri Ekrem Keskin, ABD heyetinin kendilerini ziyaret ettiğini doğrulayarak, “Ancak toplantıda ben yoktum. Sadece Birleşmiş Milletler’in İran’a uygulanacak ambargo ile ilgili aldığı kararları içeren bir bilgilendirme toplantısı olduğunu biliyorum” dedi.
Bir daha iş yapamazsınız!
DEİK üyeleri ile bir araya gelen ABD’li heyet ardından Türk-İran İş Konseyi yöneticileri ile buluştu. Burada da bankacılık sistemi yeniden gündeme geldi.
Sendikasyon kredileri örnek verilerek, “ABD’den aldığınız sendikasyon kredileri karşılığında bir rezerv para tutma zorunluluğu var. Eğer bu paranın içinde İranlıların parası olduğu anlaşılırsa bir daha iş yapamazsınız” uyarısında bulunuldu
Projeyi sigortalayan şirket de ambargolu
Amerikan heyetinin DEİK’te Türk-İran İş Konseyi ile yaptığı toplantıda dikkat çektiği bir başka konu ise enerji sektörüne hizmet sağlayanları ilgilendiriyor. Heyet, sadece enerji alım-satımı değil tesis modernizasyonu, rehabilitasyonu ve inşasına yönelik iş yapanların da ambargo kapsamına gireceğini bildirdi. Lojistik ve inşaat sektörüne yönelik uyarıya göre İran’a akaryakıt ihracında yükleri taşıyan lojistik firması da ABD’nin hedefi haline gelecek. Tesis inşası-modernizasyonu projesi üstlenen de yasaklı olarak değerlendirilecek. Ayrıca her türlü enerji projesini sigortalayan sigorta şirketi de ABD yasaklarının hedefi olacak.
İşte yasaklı bankalar
- Bank Sepah
- Bank Melli
- Arian Bank
- Bank Mellat
- Kargoshae Bank
- Persia International
- Post Bank
- Bank Saderat
Talepler ihracatı düşürür
ABD heyetinin ziyareti ardından Türk-İran İş Konseyi yönetimi kendi içinde
değerlendirme yaptı. Bankaların para transferlerine ve enerji sektörüne
yönelik olası tedbirler nedeniyle ihracatın düşeceği değerlendirmesi yapıldı. Türkiye ise geçtiğimiz yıl İran’a 2 milyar 25 milyon dolar ihracat yaptı. İlk 6 ayda ise yapılan ihracat tutarı 1.3 milyar dolar oldu.
22.Ağu.2010
Vizesiz gemi turları son yılların tercih edilen seyahat biçimlerinden. Şu sıcak tatil gününde Ramazan sonrası nasıl değişik şekilde tatil yaparak hem gezip eğlenirken hem bilgilenirim diyenlere bir gemi turu macerası sunalım istedik
Vizesiz gemi turları son yılların tercih edilen seyahat biçimlerinden biri oldu. Zahmetsiz bir yolculuk türü bu. Tek yapmanız gereken turun parasını ödemek, pasaportunuzun numarasını şirkete bildirmek, yurt dışı çıkış harcını ödeyip, günü geldiğinde gemiye binip keyif çatmak. Her gün bir limanda iniyor, sanki kendi ülkenizdeymiş gibi adeta evinizden çıkıp etrafı gezip tozuyor, sonra da aynı rahatlıkta gemiye biniyorsunuz. Kimse size “Dur; nereye gidiyorsun” demiyor. Üstelik bütün bunları da başka ülkeleri, aralarında kilometrelerce mesafe olan kentleri gezerek, denizlerinde yüzerek, tarihini, coğrafyasını keşfederek yapıyorsunuz. Ne bavul açıp kapama derdi var, ne de uçağa ya da otobüse yetişme derdi.
Apex Tour Cruise Holidays’in Ocean Majesty isimli gemisiyle Dalmaçya sahillerini keşfe çıkarken, doğrusu ilk kez gemi yolculuğu yapacağımız için biraz tedergindik. İzmir Limanı’ndan hareketle Yunanistan’da Atina, Korint Kanalı, Corfu Adası, Hırvatistan sahillerinde ise Dubrovnik, Split ve Kotor’a gideceğiz. Rota çok güzel de, geminin hareket saatini beklerken; “Ya gemi sallanırsa, deniz tutarsa, fırtına çıkarsa, ya da gemide insan nasıl vakit geçirir ki? gibi soruları sorup durduk birbirimize. Ocean Majesty’ye bindiğimiz andan itibaren herşeyin en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş olduğunu görünce de tedirginliğimiz yerini keyfe bıraktı.
Ocean Majesty, 9 katlı, 10 bin 417 gros ton ağırlığında, 134 metre uzunluğunda. 623 yolcu ve 280 personel kapasiteli. Birinde küçük bir havuz ve jakuzi olan üç güvertesi, biri açık, diğeri kapalı iki restoranı, 5 barı, kütüphane ve internet odası, sinema salonu, masaj, sauna, spa ve sağlık hizmetleri, jimnastik salonu, casinosu, freeshop’u, marketi, diskoteğiyle bir otelde arayacağınız herşeyi sunuyor. Kabinlerde TV, saç kurutma makinesi (10 Euro’ya kiralıyor, çıkarken paranızı geri alıyorsunuz), direkt telefon, banyo ve WC mevcut. Giriş katından başlayıp, 8’inci kata kadar dağılan kabinler, değişik kategorilerde, Her kategori ayrı fiyatlandırılmış. Personel Türk, Yunan, Ukrayna, Romanya, Bulgaristan, Hindistan, Brezilya ve Filipinlilerden oluşuyor. Ağırlık Filipinlilerde. Hepsi çok kibar ve yardımcı. Günde üç kez odanız temizleniyor. Sabah, öğle, akşam yemekleri, akşamüstü çayları, gece atıştırmalıklarıyla mutfak gün boyunca arı gibi çalışıyor. İçki fiyata dahil değil. Personel için gün başına 7 Euro bahşiş veriyorsunuz. Şehir turları da fiyata dahil değil. Tura katılmak istemiyorsanız araç kiralayarak ya da yürüyerek kendi programınızı kendiniz yapabiliyorsunuz. Tabii ki gemiye bildirilen saatte binmek kaydıyla!…
Ocean Majesty, Saat 15.00’te İzmir Limanı’ndan hareket etti. Gemiye biner binmez size bir tanıtım kartı veriliyor. Bu kartla gemiye inip biniyor, gemideki harcamalarınızı kabin hesabınıza geçirtiyorsunuz. Olur da gemiye geç kalırsanız, limanda kimlik yerine de gösterebiliyorsunuz.
Neyse kartımızı aldık ve odalarımıza yerleştik. Gemide verilen zorunlu can kurtarma tatkibatına da katılıp, can yeleklerini nasıl kullanacağımızı öğrendikten sonra, Atina’ya doğru dümen kıran geminin güvertesinde yıldızları seyretmeye başladık. Sabah Pire Limanı’nda olacağız.
Pire’den Atina’ya
Bilindiği gibi Yunanistan gemicilik sektöründe köklü bir geleneğe sahip. Yılda 20 milyon yolcuyu ağırladığı söylenen liman, dünyanın en işlek üçüncü limanı. Yılın ilk çeyreğindeki geliri 27.8 milyon Euro. Avrupa Yatırım Bankası’nın 90 milyon Euro vererek büyümesi için desteklediği limanın bazı bölümleri 35 yıllığına Çin’e kiralanmış. Burada görülecek fazla bir şey yok. Limanda bizi bekleyen otobüslere binip, Yunanistan’ın gözbebeği Akropolis’e doğru yola çıkıyoruz.
“Geçiş üzerindeki yer” anlamına gelen Pire’den Akropel’e giderken, rehberimiz Armağan Yağcı, Yunan rehberin anlattıklarını çeviriyor. Ne Yunanistan’da, ne de Hırvatistanda yerel rehber almadan bir şey yapamıyorsunuz. Paşa Limanı ve mübadelelerin yapıldığı Türk Limanı da denen Mikrolimani’den geçiyoruz. 1985’de açılan, 1997 Avrupa Basketbol Şampiyonası ve 1998 Dünya Basketbol Şampiyonası’nın, yapıldığı, 2004 Olimpiyat Oyunlarında voleybol maçlarının oynandığı Barış ve Dostluk Stadyumu’nu geride bırakıyoruz. Nihayet Akropel’deyiz.
Akropolis’e turist akını
Eski Yunanlılar, kurdukları şehirlerin en yüksek noktasında Akropolis dedikleri idari, askeri, dini ve savunma amaçlı yapılar ile hazinelerin saklandığı etrafı surlarla çevrili bir iç kale oluştuyorlardı. Atina Akropolis’i de deniz yüzeyinden 152 metre yükseklikte. Kavurucu sıcağa rağmen, turist kaynıyor. Yılda15 milyon turist, burayı ziyaret ediyor.
Unesco tarafından korunan Akropolis’te ilk yerleşim Cilalı Taş Devri’ne tarihleniyor. Ancak Akropolis, M.Ö. 5’inci yüzyılda Kral Perikles zamanında genişletilmiş. Akropolis’in önemli yapıları Parthenon tapınağı, “Kapılı Giriş” denen Propylaea, Athena Nike Tapınağı, Erekheiton ve Odeion Amfitiyatrosu.
Perikles zamanında Heykeltraş Pheidias ve Iktinus, Mnesikles ve Kallikrates adındaki mimarlar tarafından yapılan Parthenon tapınağı, kenti koruduğuna inanılanTanrıça Athena’ya adanmış. Parthenon’a ulaşmak için önce “kutsal alana giriş” anlamına da gelen “Propylaea” isimli kapıdan geçiyorsunuz. Mimar Mnesikles’in eseri olan kapı, mimari güzelliğinden dolayı hep taklit edilmeye çalışılmış. Yapışılından tam 2.200 yıl sonra Berlin’deki Brandenburg Kapısı’na da esin kaynağı olmuş.
Akropol’u Londra’ya taşımış
Dor uslubünda yapılan Parthenon’da Tanrıça Athena’nın bedeni fildişinden, giysileri som altından yapılmış bir heykeli varmış. 13 metre yüksekliğindeki heykelin sağ elinde, Zafer Tanrıçası Nike’nin iki metre boyundaki heykeli duruyormuş. 19.yüzyılda Athena heykeli, Lord Elgin tarafından parça parça sökülüp İngiltere’ye taşınmış. Halen British Museum’da sergileniyor ve Yunanistan eserin iadesi için uğraşıyor. İngiltere, iade talebini “Atina’da bu eseri sergileyecek uygun müze yok” diye geri çevirmiş. Yunanistan hükümeti de, kentin en önemli meydanı olan Sintigma’da Yeni Akropolis Müzesi adında bir müze açmış. Bu müze dünyanın en büyük erkeloji müzesi .Ancak İngilizler hala Yunanistan’dan aldıklarını geri vermemiş. Müzeyi hafta içi 4-5 bin, haftasonları 10 bin kişi ziyaret ediyor.
1980 yılından beri bitmeyen bir restorasyonda olan Akropol’un ikinci önemli yapısı Erekhtheion. M.ö. 420-393 yılları arasında yapılan ve adını Atina’lı Kral Erekhteus’tan alan tapınak, İon stilinin en güzel örneklerinden biri kabul ediliyor. Parthenon’a bakan yüzündeki saçaklığı karyatid figürlerle bezenmiş tapınağın bazı parçaları da yine Lord Elgin tarafından sökülüp Londra’ya götürülmüş. Nasıl ki Alman Heinrich Schliemann, Troya’yı kazıp, hazinesini Yunanistan’a kaçırdıysa, İngiliz Lord Elgin’de Akropolis’i soyup Londra’ya taşımış.
Akropolis, en parlak zamanını Roma döneminde yaşamış. Pek çok saldırıya uğrayıp, zarar görmüş. Örneğin 5.yüzyılda Bizanslılar paha biçilmez eserlerin bir kısmını İstanbul’a götürmüşler. Akropolis’ten çeşitli zamanlarda kaçırılan eserlerin bazıları da Paris Louvre Müzesi’nde sergileniyor.
Önemli diğer binalar Akropolis’in güney yamacındaki Odeion Tiyatrosu ile Diyonisos Tiyatrosu. Üç tarafı taş duvarla çevrili Odeion amfitiyatrosunun yapım tarihi M.S. 161. 5 bin kişi alan tiyatroda Herodos Atticus konuşmuş. Herbert Von Karajan, Maria Callas, Mikis Theodorakis, Manos Hacidakis, Haris Alexiou, George Dalaras gibi ünlü sanatçıların konser verdiği tiyatroda Atina Festivali de düzenleniyor.
M.Ö. 534’te inşa edilen Diyonisos Tiyatrosu, dünyanın en eski tiyatrolarından biri. Antik Yunanda araba yarışlarının yapıldığı tiyatro, halen restorasyonda. 9 milyon dolara mal olacak restorasyonun 2015’te bitmesi planlanıyor.
Nöbet değişim şovu
Akropolis turundan sonra yolumuzu Syntagma Meydanı’ndaki Yunanistan Parlamento binasına çeviriyoruz. Burada nöbet değişim törenini izleyeceğiz. Yunanistan nöbet değişim törenini, her Pazar günü saat 10.40’da yapılan turistik bir gösteriye dönüştürmüş, Binanın önündeki caddede trafik kesilmiş. Polisler “Kom Bek” diyerek yüzlerce turisti caddenin karşı tarafında yarım daire oluşturacak biçimde bekletiyor. Derken caddenin bir tarafından pileli etekleri, çarığı andıran ponponlu papuçları, ellerinde tüfekleriyle bir kıta Evzon Askeri beliriyor. Evzon askerleri “Efsun” adıyla da biliniyor. Geçmişte Osmanlı egemenliğine karşı savaş başlatan birliklere verilen bir ad bu. Şimdi tören kıtası olarak görev yapıyorlar. “Rap Rap” önümüzden geçiyorlar. Parlamento binasının ön duvarındaki Meçhul Asker Anıtı’nın önünde nöbet tutan Evzon askerleriyle yer değiştiriyorlar. Anıtta Perikles’in “Demokrasi ve vatan için ölenlerin mezarı bütün dünyadır” yazılı. Bu anıt önünde 100 yıldan beri nöbet tutuluyor. Anıtın sağında ve solunda uzanan duvarın üzerinde de Yunan tarihindeki büyük savaşları simgeleyen bronz şiltler sıralanmış. Anıtın sağındaki ilk şildin üzerinde ‘Afyonkarahisar-Sakarya’ yazıyor. Bu şilt, ‘Megalo İdea-Büyük Yunanistan’ ümidiyle Anadolu’ya çıkıp, geri gelemeyenlerin anısına yapılmış…
Kadın, erkek,çocuk çoluk çılgın bir fotoğraf çekme anı yaşanıyor. Nöbet değişiminden sonra bölük yine düzgün adımlarla geldiği yere gidiyor. Hayat normale dönüyor.
Askerlerin eteklerinde tam kırk pile var. Her pile Yunanistan’ın 400 yıl boyunca Osmanlı egemenliğinde kaldığı her on yılı simgeliyor. O yılları hiç unutmamak ve unutturmamak için bu etekleri giymişler. Giydikleri eteklerin anlamını soran turistlerin dikkatleri de ister istemez Yunanistan tarihini öğrenmeye yöneliyor. Ponponlu papuçların anlamını çözemedik, muhtemelen folklorik bir figür…
Pazarlık şart
Atina’nın en havalı semti Kolonaki. Syntagma meydanından Kolonaki’ye uzanan yol boyunca konsolosluklar, üniversite binaları ve restore edilmiş eski evler sıralanıyor. Bu evlerden biri Truva’yı taşıyan Heinrich Schliemann’a ait. Ev Nümismatik Müzesi olarak kullanılıyor. Atina’nın bir diğer ünlü semti Monastıraki’de pazar günleri bit pazarı kuruluyor. Artık Plaka’dayız.
Plaka’ya girmeden önce tipik bir Roma takını andıran Hadrian Kapısı’nı izliyoruz. Zeus Tapınağı’nı tamamlayan Roma İmparatoru Hadrian’ın adı verilen kapı, Eski Atina ile Roma Atinası’nın sınırını belirliyor. Turistlerin olmazsa olmaz duraklarından Plaka, küçük cumbalı binaları, her çeşit hediyelik eşya satılan dükkanları, lokantaları, dondurmacıları, kafeleriyle gezilmesi gerekli yerlerden biri. Hemen aşağısında Atina Roman Agorası yer alıyor. Suriyeli bir astronomun yaptırdığı rüzgar kulesi, su ve rüzgarlı ilgili deneylerde kullanılmış.
Bizim Kapalıçarşı gibi turistik bir yer olan Plakada hediye alırken, fiyatlara dikkat edin. Aynı ürünün farklı dükkanlarda farklı fiyatlara satıldığını göreceksiniz. Pazarlık edin.
Lokantalarda sunulan Yunan yemeklerinin isimleri tanıdık. Cacik, musakka, fava, baklava, Türk kahvesi gibi bildik lezzetleri kendi dillerinde sunuyorlar. Cacık “Caciki” oluyor, Türk kahvesi de Greek Coffee. Sulavki dönerin adı. Dana, tavuk veya domuz etinden yapılan döneri, sulandırılmamış cacık, tırnak pide ve patates kızartması eşliginde sunuyorlar. Bizdeki dürüm gibi yemek isterseniz, 2.5 Euro ödüyorsunuz.
Biz, zamanımız dar olduğu için fotoğraf çekmeyi yemek yemeye tercih ettik ve yemek keyfi yapamadık, Turun bir aşamasında guruptan ayrılıp serbest zamanımızı Plaka’da geçirmek istedik, Gemiye de taksiyle dönmeye karar verdik. Atina’da dikkat edilmesi gerekenler listesinin en başına Akropolis’te çantanıza dikkat etmeyi, mutlaka taksimetresi olan araca binmeyi yazın. Taksimetre açmayana binmeyin. Daha da olmazsa, vaktinizi doğru ayarlayıp, şehiriçi otübüslere ya da metroya binin. Her durakta billet gişeleri var. Yıllar önce yaptığım bir Atina-Akropol gezisinde bir taksi şoförüne kanan fotoğrafçı arkadaşım yüzünden bir günde iki kişi için 300 Euro harcadığımı hatırlayınca, bu kez çok dikkat ettim. Plakadan çıkıp Hadrian Kapası’na geldiğimizde etrafımızı saran taksiciler 35 Euro’dan kapı açtılar. Sonra da inmeye başladılar, üstelik taksimetrenin de o kadar yazdığını söylediler..Üç arkadaş bir taksi tutup, taksimetreyle toplam 10 Euro’ya gemiye döndük.
Corinth heyecanı
Şimdi Corinth Kanalı’ndan geçeceğiz. Yunanistan’ın Mora Yarımadası ile kuzey kara topraklarını ayıran Corinth Kanalı, 1881 ile 1893 yılları arasında açılmış. Kanalı elde etmek için eski çağlarda gemilerin kayalıklardan aşırılarak geçirildiği Corinth kıstağı en ince yerinden kesilmiş, 84 metre aşağı kazılmış. Buna rağmen, 8 metre su derinliği elde edilmiş. Böylece Ege Denizi’yle Adriyatik Denizi kanal vasıtasıyla birbirine bağlanmış. Kanal, Ege’den Adriyatiğe ulaşmak için Mora Yarımadası’nı dolaşarak 400 km. yol katetmek zorunda olan gemilerin yolunu 6.3 km.’ye indirmiş.
Kanalın giriş ve çıkışında suya batırılabilen köprüler mevcut. Ocean Majesty, kanala girdiğinde herkes güvertelerde toplanıp, bu ilginç deneyimin her dakikasını yaşamaya çalışıyor. Kanalın alt kısımları 21, üst kısımları 24 metre genişliğinde. Ancak tek yöne, tek bir gemi geçebiliyor. O da küçük tonajlı olmak ve kılavuz almak kaydıyla. Yanlardaki kara parçaları dik bir şekilde gökyüzüne uzanıyor. Çarpacak sanıyorsunuz ama çarpmıyor gemi. Kimi zaman kıyıya hafifçe sürtünüyor . O zaman iki yanındaki yuvarlak bariyerler, kıyıya sürtünen geminin açılmasını sağlıyor. Ses dalgalarıyla su iki yana itilerek yol alıyor. Ağır ağır ilerliyoruz. Tam da gün batarken Corinth’ten geçmek unutulmayacak deneyimlerden biri oluyor.
Günde ortalama 30 geminin geçebildiği kanal gelişen deniz teknolojisi sayesinde artık eski önemini kaybetmiş. Bakım ve onarım maliyetleri nedeniyle geçişlerin oldukça masraflı olmasına rağmen yılda çoğu Yunan seyahat firmaları ve turist gemilerinden oluşan 11 bin transit geçiş yapılıyor.
Bu akşam yemeğin ardından güvertede Türk gecesi var. Geminin animasyon ekibi her gece başka bir şovla geceleri renklendiriyor. Güvertedeki açık hava partileri gecenin geç saatlerine kadar sürüyor. İster şovu izliyor, ister partiye katılıyor, kapalı lounge’da sohbet ediyor, casinoya gidiyor ya da kabinize çekilip TV izleyip, dinleniyorsunuz. Bu arada gemide çok rahat uyunduğunu da belirtmek lazım. Ne sallanıyorsunuz, ne de yukardaki partinin sesini duyuyorsunuz.
Geceki partinin ardından dünyanın en uzun asma köprülerinden Rion-Antirion Köprüsü’nün altından geçtik. Yunanistan’ın 21.yüzyıl sembollerinden biri sayılan köprü, gecenin karanlığında Yunan bayrağının renklerinin kullanıldığı aydınlatmasıyla etkileyici bir manzara sunuyor.
22.Ağu.2010
New York’un göbeğinde elinde sahte para ile şaşkına dönen Cemal Demir, başa gelen çekilir deyip, öfkesi yatışınca doyumsuz üslubu ve kıvrak kalemiyle kalpazanlığın kısa tarihini yazdı.
Elimdeki kağıda bakıp iç geçirerek yazıyorum bu mektubu. Kağıdı anlatacam tabii ki ama şimdi hikayeyi anlaşılır kılmam için ta başa dönmem lazım. 16’ncı yüzyıla bugünkü Çek Cumhuriyeti içinde kalan Bohemia’da bugünkü adıyla ‘’Jachymov’’ kasabasına gideceğiz. 1500’lü yıllarda adı ‘Joachimstal’dı. Kaplıcalarıyla mutlu mesut yaşayan bir kasabaydı. Joachim, Joseph’in(Yusuf) yerel dildeki söylenişi.
Almanca ‘’thal’’ ya da bugünlerde çok daha yaygın haliyle ‘tal’ ise ‘’vadi’’ demek. İngilizce’deki ‘’dale’’nin akrabası. Misal ‘’Glendale’’ dediğinizde, ‘’Glen Vadisi’’ demiş oluyorsunuz. Joachimstal da Joachim Vadisi demek.
Bir yandan ‘’la havle’’ çekip iftar saatine bakıp bir yandan da ‘’Çok da ihtiyacımız vardı şimdi bu bilgiye Allah razı olsun’’ diyecek mektup arkadaşlarıma, ‘’Bu tepkiyi çok erken harcadınız. Mektubun geri kalanına kimbilir neler diyeceksiniz…’’ diye güleyazıyorum ama ciddiyetle devam edeceğim.
Bu kasabaya sırf turistik gezi için gelmedik. 1500’lü yıllarda gümüş bulunmuş, onun için geldik. Gümüş bulununca bölgenin kontu ‘’Joachimstaler’’ dediği gümüş bir sikke basmaya başlamış. Ancak zamanla kısaca ‘taler’ demişler bu sikkeye.
‘’Sikke’’ Arapça, madeni para, mühür ve ölüm gibi anlamlara geliyor. İtalyanlar bunu almış ve madeni para basma işlemine ‘’zecca’’ demişler. Bugün bile bir Altın paraya ‘’zecchino’’ diyorlar. Orda kalmamış İngilizler de onlardan ‘’sequin’’ şeklinde almışlar. Bugün bile altın süs paralara ya da elbiselere takılan bizim pul dediğimiz madeni süslemelere ‘sequin’ diyorlar.
Bankada ne kadar altın ya da gümüşünüz olduğunu gösteren ‘’banknot (banka kağıdı)’’ kullanılmadan önce bütün alışveriş madeni paralarla yapılırdı. Anglo Saksonlar bu madeni paralara ‘coin’ diyor. Bizim darphane dediğimiz metal para basma yerine ve işine ise ‘mint’ diyorlar. ‘Money’ kelimesi ve ‘mint’ kelimesi aynı kökten geliyor. Antik Roma’da paralar, Satürn’ün kızı ve Jupiter’in karısı olan devlet tanrıçası Juno Moneta’nın tapınağında basılırdı. Money kelimesi ‘’uyarıcı’’ anlamına gelen bu Moneta’dan geliyor. IMF’nin adındaki ‘Monetary’ kelimesi gibi…
Osmanlı, 16. yüzyıldan önce çıkardığı akçeden büyük gümüş sikke türüne ‘para’ demiş. ‘’Para’’ kelimesi büyük ihtimalle ‘pare – parça’ kelimesinden geliyor. Parça kelimesi, eski Yunancaya kadar gidiyor. Parti, partner, porsiyon hep bizim ‘para’nın akrabaları.
Vakti zamanında kullanılmış çoğunlukla gümüş çeşitli paraların adlarını günlük konuşmalarımızda artık genel olarak para yerine kullandığımız da oluyor. Mesela ‘’parasız kaldım’’ yerine ‘’meteliksiz kaldım’’ diyoruz. Eskiden 10 ‘para’ değerindeki gümüş sikkeye ‘’metelik’’ denirdi. Fransızların ‘’monnaie métallique’’ yani ‘metalik para’sından almış ismini. Sonradan fakirliğin sembolü oldu. İnsanlar ne kadar muhtaç durumda olduklarını anlatmak için, ‘’1 metelik için kiralık katil bile olabilirim’’ dediler. ‘’Meteliğe kurşun sıkmak’’ deyimi burdan geliyor. Hakeza, bakırdan yapılmış, iki buçuk para değerindeki sikke olan ‘’mangır’’ da günümüzde para yerine kullandığımız isimlerden biri olmuş.
Eskiden günlük alışverişte para demek gümüş demekti. Genelde günlük tedavülde kullanılan para ‘gümüş’ sikke olurdu. Çok büyük alışverişlerde altın para kullanılırdı. Birçok ülkenin kültürün eskiden beri kullandığı para kelimeleri de genelde gümüşle ve gümüş miktarıyla alakalıdır bu sebeple. Mesela bizim ‘akçe’ beyazca anlamına gelir. Renginden dolayı gümüş paraya böyle demişiz. Anglo Saksonlar ‘white money’ diyor. Gümüş para basan krallar bu sikkelerin içereceği gümüş miktarına da karar veriyordu. Kralların beylerin saltanatları eridikçe paradaki gümüş oranını da azalttılar. Haliyle egemenlik çürüdükçe gümüş oranı azaldığı için de paranın rengi de kararmaya başlıyordu. ‘Kara para’ ifadesi ekonomi literatürüne böyle girdi. Şekspir’in ünlü oyununda Üçüncü Richard, gümüş oranı düşük paraya, ‘’monnaie noire (siyah para)’’ diyor.
Osmanlı 120 akçelik gümüş paraya ise ‘ğuruş’ demiş. Almanların 1610’dan itibaren basmaya başladığı bir gümüş para olan ‘groschen’dan geliyor ‘kuruş’ kelimesi. ‘Kalın / kaba’ gibi anlamlara sahip. Zira bu Alman gümüş sikkesinin özelliği kalınlığıymış. İngilizce’deki ‘gross’ kelimesi de bizim kuruş ile aynı kökten. Bizim ‘gayrisafi milli hasıla’’ dediğimize onlar ‘’gross domestic product’’ diyorlar. Biz de zamanla fakirliğin ve azlığın sembolü haline gelen kuruş onlar da zamanla zenginliğin ve üretimin adına evrilmiş. Kader işte, cilve üstüne cilve…
Arapların ‘dinar’ı da Latince onluk anlamındaki ‘denarius’a gidiyor. Bizim ‘lira’ ise İtalyanlardan alınma. İtalyanlar ise Latince’de ‘pound’ demek olan ‘’libra’’ kelimesinden almışlar. Aslında bu bir ağırlık birimi. 450 grama denk geliyor. ABD’de mesela, bugün de perakende alışveriş gram-kilogram ile değil pound ile ölçülür ancak yine de ‘libras’ın kısaltılmışı olarak ‘lbs’ diye yazılır etiketlere…
İngiliz Sterlin’inin sırrı da ‘lira’nın sırrı gibi. Vaktiyle Britanya adasını işgal eden Normanlar İngilizceye taşıdı bu kelimeyi. Normanların, üzerinde yıldız (starling) olan gümüş penny’sine deniyordu. Önceleri, ‘pound of sterling’ olarak kullanıldı. Sonrasında, ‘pound sterling’e dönüştü. Günümüzde ise sadece sterlin ya da pound kullanılıyor. Sir Isaac Newton, İngiliz darphanesinin başına geçtiğinde 1 Sterlin’in değerini 129,4 gram altına eşitledi. Ve para Avrupa’nın en değerli parası haline geldi.
İngilizler vaktiyle ‘penny’i ya da kollektif haliyle ‘pence’i de kullandı. 12 penny bir Şiling (Shilling) ediyordu. 20 ‘shilling’ ise 1 pound(sterlin). Anglo Sakson dönemlerinde Kent’te bir ineğin bedelini ifade ediyormuş Şiling.
Floransa şehir devleti 1300’lü yıllarda üzerinde çiçek (flower) olan kendi altın parasını bastı. Bu para ise ‘florin’ olarak anıldı. Ve bir dönem Anadolu’dan Avrupa’ya kadar her yerde oldukça muteber bir paraya dönüştü. Hollanda’da ise resmi para birimi oldu. Daha sonradan ‘gulden’ olarak anıldı bu para daha çok. Anglo Saksonlar ise Hollanda gulden’ine ‘’guilder’’ diyor. Gulden adı, ‘golden (altın)’ kelimesinden geliyor.
Almanlar, ‘mark’ı, para adı olarak kullanmadan önce 18’nci yüzyılda gümüş ve altın ağırlık birimi olarak kullanıyormuş. Fransız Frangı ise adını antik Galya kavmi ‘frank’lerden almış. Meksika ‘peso’su da orijinal olarak ‘ağırlık’ demek. Rusların ‘ruble’si ‘’kesmek (külçe halinde kesilmiş)’’ kelimesinden geliyor. Bir de Rus ‘kapik’i var. 100 kapik 1 ruble ediyor. Kapik mızraktan geliyor. Bu metal paranın üstünde Çar’ın elinde mızrağıyla çıkarması bulunurmuş.
Japonların ‘yen’i ‘’daire, çember’ demek. Çinlilerin ‘yuan’ından gelme. Bir de artık kullanmasalar da ‘sen’leri var. Tamamen Anglo Saksonların ‘cent’inden esinlenerek böyle demişler. 100 sen 1 yen’e eşit.
Mektubun bu noktası, Japonya’da ne işim var benim diye düşünmeye başladığım andır. En son sizi Çek Cumhuriyetine davet etmiştim galiba… Biraz utana sıkıla da olsa mevzuma ve Joachimstal kasabasına geri döneyim.
‘’Joachimstalers’’ sikkesi, Almanya, Avusturya ve Hollanda’da çok tutuldu. Almanlar buna ‘thaler’ , Hollandalılar ise kısaca ‘’daler’’ dedi. İşte bu kelime Anglo Sakson diline ‘’dollar’’ olarak geçti.
ABD, İngiltere’den bağımsızlığını ilan ettikten sonra ülkenin kurucu babalarından bazıları artık İngiliz ‘pound’u kullanmayalım görüşü ortaya attılar. Bu görüşte olanların başını ise Thomas Jefferson çekiyordu. O dönemde daha kurulalı 9 yıl olan ABD, Karayip denizindeki milletlerle, onların kullandığı İspanyol doları karşılığında ticaret yapıyordu. Jefferson’un önerisini 1885 yılında kabul eden Kontinental Kongre, ABD’nin yeni para biriminin ‘’Amerikan doları’’ olmasına karar verdi. 1 Dolar’lık ‘baknote’un üstüne, ‘’Bu, taşıyıcısına Amerikan Hazinesinde istediği an 1 Dolar karşılığı gümüş hakkını belgeler’’ yazdılar.
Bu doların bir de “$” şeklinde sembolü var ki kimse bunun esas kaynağını bilmiyor. En bilimsel görüşe göre, Peso’nun kısaltılmış ‘ps’ halinin el yazısı dökümanlarda yazılışının görünüşüydü. İspanyol doları 8 parçaya göndermeyle ‘’Slash 8’’ ifadesinin yazımı olduğunu iddia edenler vardır. Kesin birşey var ki dünyanın en meşhur para sembolü artık. Türk Lirasının bir sembolü var mı bilmiyorum. Sadece ‘’TL’’ kısaltması var bildiğim kadarıyla. Oysa mesela Sterlin’in sembolü (“£“), Euro’nun sembolü (€), Yen ve Yuan’ın sembolü (¥ )şeklinde. Son olarak geçen ay Hindistan da Rupi için artık bir sembol kullanmaya başladı. Bilgisayarımda bu sembole karşılık bir karakter olmadığı için burda gösteremiyorum.
Nefeslenmemden istifade ederek, kardeş şimdi bütün bunların bir kağıda bakarak iç geçirmenle ne alakası var diyeceksiniz.
Elimde 100 dolar süsü verilmiş bir kağıt var. Ben bunu bir emek karşılığında 100 dolar olarak aldım. Ama acıyla öğrendim ki bu para falan değil. Sadece bir kağıt parçası.
Biz ‘’kalpazan’’ diyoruz bu tür sahte para işi yapanlara. Elazığlılar golpa diyor. Ses söylenişinden anlamışsınızdır Farsça’dan almışız biz. Kalp, muharref para demek. Kalpazan da bozuk/tahrif edilmiş para işi yapan kişi. Kaynağı eski Yunanca olduğu için Batı dilinde de karşılığı var. Yunanca’da kolpo hile, numara gibi anlamlara geliyor. Kolpa da onun çoğulu. Hıristiyan inancına da giren Latince ‘’mea culpa (hata benim / hatamı itiraf ediyorum)’’ ifadesindeki ‘’culpa’’ da burdan.
Anglosaksonlar ise günümüzde bu tür sahte para işine ‘’counterfeit’’ diyor. Latinceye kadar gidiyor ve ‘’taklidini yapmak’’ demek. Fransızlar ise ‘’contrefaçon’’ diyor ki fasonu zaten biliyorsunuz.
Elimdeki sahte 100 dolar, her hangi bir zamanda dünyada dolaşan ortalama 200 milyon dolarlık sahte dolardan biri. Her hangi bir zaman diliminde ABD’de yaklaşık 60 milyon dolarlık sahte dolar banknotu piyasada dolaşıyormuş. Dünyada toplam 800 milyar dolar kağıt paranın tedavülde olduğunu düşündüğümüzde büyük miktar değil gibi gözükebilir.
Ancak, sahte para ateş gibidir ve ateş sadece düştüğü yeri yakar. Kimin elindeyse onun elinde kalıyor. Hiçbir hak iddia edemiyorsunuz. 2005 yılında Washington DC’deki bir Wester Union şubesinin işletmecisi, kendisine yatırılan 3900 doları karşı tarafa havale etti. Yatırılan paranın sahte olduğunu sonradan anlayan işletme sahibi, cebinden çıkan zarar sonucu işyerini kapattı ve piyasadan çekildi.
Aslında sorun çok eskilere kadar gidiyor. İngiliz Amerikan çekişmesi döneminde İngilizler sahte dolar basarak, Amerikan ekonomisini çökertmeye çalışmışlar. Kuzey Güney savaşı sırasında da Güneyliler epey sahte para basmışlar.
Aslında küçük ölçekli kalpazanlar düşük kaliteli sahte para basıyorlar. Çoğunlukla büyük miktarda basmak yerine kendilerinin günlük ihtiyaçlarını karşılayacak kadar basıyorlar. Bu tür kalpazanların sahte parasını herkes farkedebilir.
Bu teknoloji çağında bu tür kalitesiz sahte paralar basmak çok zor değil. Bugünün kalpazanlarının çoğu parayı bilgisayarda tarıyor ve yüksek çözünürlüklü yazıcıda (printer) yazdırarak elde ediyor. Bunun için doğruya yakın kağıdı bulmak bile eskisi kadar büyük sorun değil.
Bilen bilir, her ne kadar ‘’kağıt para’’ desek de aslında para kağıt değil. Her ülke parasını içeriğini birtek kendisinin bildiği özel maddelerden üretir. Amerikan Doları da 1879 yılından beri keten – pamuk karışımı bir maddeden üretiliyor. Massachusetts eyaletinin Dalton kasabasında bulunan Crane Paper kağıt üretim şirketi, Amerikan dolarının kağıdından, Amerikan pasaportunun kağıdına kadar birçok federal kıymetli evrakın üretildiği tek yer.
Sahte parayı ilk ele veren, orijinal paranın aynı maddesine sahip olmaması. İşte küçük kalpazanlar bu sebeple ürettikleri sahte parayı barların, restoranların en yoğun olduğu saatte kasiyerlere veriyor. Kasiyerlerin o hız içinde kağıdı hissetme olasılığını düşürüyorlar. Birçok fast-food restoranı bu sebeple 20 doların üzerindeki banknotları kabul etmez.
Ancak kalpazanlar kağıt sorunu için de farklı yöntemler bulabiliyor. Mesela birkaç yıl önce Kolombiyalı bir uyuşturucu çetesi 5 dolarlık banknotları çamaşır suyunda rengini alarak, üzerine 100 doların ve Benjamin Franklin’in portresini basarak orijinal Amerikan doları kağıdında sahte para yapmışlar. Bir veznedar, ‘’35 yıllık veznedarım ama bu para ile gerçeğini ayırt edemedim’’ itirafında bulunmuştu. Bu tür parayı anlamanın tek yolu havaya kaldırıp ışıkta görünen gizli portrenin Lincoln’a mı Franklin’e mi ait olduğunu kontrol etmek.
Çetelerin ya da bireysel kalpazanların ürettiği sahte doları dikkatli bakıldığında sahteliği anlaşılır. Ancak bir de ‘’süpernote’’ denen yüksek kaliteli sahte dolarlar var. Bunları ise genellikle ABD’ye düşman Kuzey Kore, İran ve benzeri ülkeler basıyor. Çünkü bu tür doları basmak için devlet teknolojisine ihtiyaç var.
Amerikalı diplomatların, Kuzey Kore’yi ‘’Soprano Devleti’’ olarak nitelendirmeleri de biraz bu sebepten. ‘’Soprano’’ ABD’de İtalyan Mafyasını anlatan oldukça popüler bir televizyon dizisi. Pek fazla ihraç edecek birşeyi olmayan Kuzey Kore, nerde mafyatik iş varsa bulaşarak ülkesine ‘’sermaye’’ çekiyor. ‘’Methamphetamine’’ olarak bilinen ve son yıllarda dünyada çok yaygınlaşan uyuşturucunun dünyadaki en büyük üreticilerinden biri Kuzey Kore. Hakeza sahte Viagra piyasasına da hatırı sayılır katkısı var.
Sadece hükümetlerin satın alabildiği İsviçre yapımı özel baskı makinelerine sahip olan Kuzey Kore’nin ürettiği sahte 100 dolarları bırakın ben, ABD Merkez Bankasının sahte para dedektörleri bile yakalayamıyor. Kuzey Koreli diplomatlar ve ajanlar bu 100’lükleri büyük para kabul eden yarış oyunları gibi yerlerde piyasaya sürüyor. Geçenlerde CIA’nin Kuzey Kore’nin bugüne kadar 1 milyar dolarlık sahte para ürettiğiyle alakalı raporuna dair haberi okumuştum. Haberde Amerikalı diplomatın, ‘’Eğer, Kuzey Kore diğer tüm ürünlerini sahte dolar kadar kaliteli üretse Güney Kore’yi bile sollayan bir ticaret ülkesi olur’’ yorumuna gülmüştüm.
ABD, biraz da bu sebepten insanlık tarihinin en yüksek güvenliğe sahip banknotu olacak yeni 100 dolarlık banknotları üretmeye karar verdi. Bu yeni banknotlar, elinizde çevirmenize göre renkten renge giren bir materyale sahip olacak. Paranın üstündeki bazı resimler parayı tutuş şeklinize göre görünüp kaybolacak. Geçenlerde bu konuda detaylı haberler medyaya konu oldu.
Ancak gerçek şu ki bunun da sahtesi yapılacak. İşin kötüsü ise para daha güvenlikli sayıldığı için bunun sahtesinin piyasaya sürülmesi eski 100 dolarlardan bile daha kolay olacak. ABD’de para basan idarenin yetkilisi bu paradoksu, ‘’gerçek şu ki biz kendi başarımızın kurbanıyız. Yaptığımız işin doğası bu’’ diye açıklıyor.
‘’Bu para ne işe yarar şimdi?’’ diye sorduğum banka görevlisi gülerek, ‘’Kokain partisinde gerçeği gibi iş görür’’ diye şaka yapıyor. Meğer, piyasadaki Amerikan dolarlarının yüzde 97’sinde kokain izleri varmış. Para sahte olsa da trajedisi gerçek olabiliyor.
22.Ağu.2010
İsveç Hükümeti, 2010 yılı büyüme beklentisini yukarı yönlü revize ederek yüzde 3,3′ten yüzde 4,5′e yükseltti.
İsveç Maliye Bakanı Anders Borg yaptığı açıklamada, ülke ekonomisinin yılın ilk yarısında beklenenden daha hızlı toparlandığına dikkati çekerek, ekonominin bu yıl sonunda yüzde 4,5 oranında büyümesinin beklendiğini ifade etti.
Borg, ülke ekonomisinin toparlanmasında hem iç talebin hem de ihracatın etkili olduğunu vurgulayarak, gelecek yıl ise ekonominin yüzde 4 oranında büyüyeceğini öngördüklerini belirtti.
Hükümetin daha önce yaptığı açıklamalara göre, gelecek yıl ekonominin yüzde 3,8 oranında büyüyeceği tahmin ediliyordu.
Ülkede Gayri Safi Yurt içi Hasılada (GSYH) büyümenin güçlü ancak tehlikelerin de büyük olduğuna dikkati çeken Borg, pek çok ülkenin kamu finansmanı konusunda ciddi problemleri bulunduğunu hatırlatarak, küresel finansal sorunların ekonomik anlamda yeni birtakım sorunlara neden olabileceği uyarısını yaptı.
22.Ağu.2010
Kırklareli’nin Demirköy ilçesine bağlı İğneada beldesi deniz sahili suyu, en iyi derece olan (A) sınıfı çıktı.
Kırklareli’ne 98, Demirköy’e 26 kilometre uzaklıkta, Karadeniz kıyısında 20 kilometrelik kumsala sahip İğneada koruma altındaki yedi gölü, zengin doğası, oksijen çadırından farksız havası ile temizliğini bir kez daha ispatladı.
İğneada’da 3 ayrı yerden alınan deniz suyu numunelerinin analiz sonucuna göre, İğneada’nın deniz suyu (A) kalite ”çok temiz” kriterinde çıkarak, Türkiye’nin en temiz sahilleri arasındaki yerini aldı.
AA muhabirinin Kırklareli Sağlık Müdürlüğünden edindiği bilgiye göre, İğneada deniz suyu numunelerinin analiz sonuçlarına göre (A) kalite deniz suyu olduğu belirlendi.
TATİL CENNETİ İĞNEADA
İğneada Belediye Başkanı Tahir Işık, yaptığı açıklamada, İğneada’nın deniz suyunun temizliğinin bozulmamasının mutluluk verici olduğunu, İğneada’nın doğasıyla ve deniziyle keşfedilmeyi bekleyen tatil cenneti olduğunu söyledi.
20 kilometre uzunluğundaki sahil ile kendini denize yaslamış Longoz Ormanlarının arasında yürüyüş yapmanın ve denize girmenin bir başka keyif olduğunu belirten Işık, sözlerini şöyle sürdürdü:
”Denizle ormanın kucaklaştığı Batı Karadeniz’in incisi İğneada oksijen çadırından farksız havası, leziz balıkları ve kolay ulaşımla doğa sevenlerin göz bebeği. Tatilciler denizle orman havasını aynı anda teneffüs ediyor. Yürüyüş yaptıkları sahilde stres atarken aynı kumsalda dalgaların taşıdığı deniz kabuklarını da topluyorlar.”
Haziran-Eylül ayları arasında denizden yararlanma imkanı bulunan İğneada’da, kış mevsiminde de hafta sonları kenttin stresinden uzaklaşmak isteyenler için sığınılacak bir liman olduğunu ifade eden Işık, ”İğneada’da her geçen yıl turist artışı gözlüyoruz.
İğneada’mızı geçen yıl yaklaşık 15 bin kişi ziyaret ederken, bu yıl 20 binin üzerine çıktı. Demek ki İğneada’mızı görenler beğeniyor. Biz bundan çok memnunuz. Biz yerli ve yabancı turistlerimizi beldemize bekliyoruz” diye konuştu.
22.Ağu.2010
FİSKOBİRLİK Yönetim Kurulu Başkanı Lütfi Bayraktar, birliğin yeniden ayağa kalkması noktasında hükümet nezdinde yaptıkları görüşmelerden olumlu sonuçlar almak üzere olduklarını söyledi.
Bayraktar, Giresun Gazeteciler Derneği’nde düzenlediği basın toplantısında, FİSKOBİRLİK’in son durumunu değerlendirdi.
FİSKOBİRLİK’in piyasada olması için büyük mücadele verdiklerini aktaran Bayraktar, hükümet nezdinde bir süredir görüşmelerde bulunduklarını kaydetti.
Birliğin yeniden ayağa kalkması noktasında hükümet nezdinde yaptıkları görüşmelerden olumlu sonuçlar almak üzere olduklarını ifade eden Bayraktar, “FİSKOBİRLİK, piyasanın en önemli unsuru. Adeta piyasanın olmazsa olmazıdır. Bunu sağlamak için yoğun çaba harcıyoruz. Geçtiğimiz günlerde Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la görüşerek, bir dosya sunmuştuk. Sayın Başbakanımız da, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı bürokratlarına FİSKOBİRLİK’in sorunlarının çözümü için talimat verdi. Konuyla ilgili görüşmelerimiz ve çalışmalarımız devam etmekte. Birkaç güne kadar konunun netleşmesini umuyoruz. Birliğin yeniden ayağa kalkması noktasında bir ümit doğdu. Hükümetin bize destek olacağı umuyoruz. Görüşmelerimizden de bu yönde sözler aldık.” dedi.
FİSKOBİRLİK’in TMO, SGK, Maliye ve üreticiye olmak üzere toplam 85 milyon lira dolayında borcunun bulunduğunu dile getiren Bayraktar, “Bu borçlarımızdan kurtulduğumuz takdirde FİSKOBİRLİK’in önü açılacaktır.” dedi.
Bayraktar, üreticilerden FİSKOBİRLİK’i ayağa kaldırma mücadelelerinde kendilerine destek olmalarını istedi.
22.Ağu.2010
2010′un Mayıs ayında işsizliğin yüzde 11′lere düştüğünü hatırlatan Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün, bu rakamın önümüzdeki aylar içinde yüzde 10′un da altına düşeceğini açıkladı.
Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün, “2010 yılının mayıs ayına geldiğimizde bu seviye yüzde 11′lere kadar geriledi. Daha haziran, temmuz, ağustos rakamları ortaya çıkmadı. Bu rakamlarla yüzde 10′ların da altına inecek.” dedi.
Ergün, Antalya Ticaret ve Sanayi Odası (ATSO)’nun iftar yemeğine katıldı. Ergün, burada yaptığı konuşmada, Türkiye’nin teknoloji alanında geldiği mesafeyi anlattı.
Türkiye’yi ileri teknolojiye doğru götürmek için adımları hızla attıklarını belirten Ergün, bu çerçevede son yıllarda çıkarılan kanunlarla özellikle Ar-Ge alanında ciddi mesafeler kat edildiğini vurguladı.
Türkiye’de 2002 yılında sadece iki Teknopark olduğunu hatırlatan Bakan Ergün, şunları kaydetti:
“Bugün Türkiye’nin 38 tane Teknopark’ı vardır. Bunu 26’sı aktif olarak faaliyetlerini sürdürüyor. Buralarda bin 300′den fazla firma teknolojik araştırma yürütüyor. 4 bin ayrı konuda araştırma devam ediyor. Binden fazla araştırmada ürüne dönüşmüş bulunuyor. Teknopark’larda 11 binden fazla Ar-Ge elemanı teknolojik araştırmalarda çalışıyor. Teknopark’lardan yapılan teknoloji ihracatı 1 milyar dolara yaklaşmış bulunuyor. Bu son yıllarda aldığımız önemli bir mesafedir.”
Ergün’ün verdiği bilgilere göre, Türkiye’de 70′den fazla Ar-Ge merkezi kuruldu. Yurtdışındaki birçok büyük firma teşvikler nedeniyle Ar-Ge merkezini Türkiye’ye taşıdı. Türkiye’deki firmalar da bu teşviklerden yaralanmak için Ar-Ge merkezleri kurdu. Bu merkezlerde 12 bin civarında eleman çalışıyor.
Türkiye’nin Ar-Ge merkezleri ve Teknopark’lar vasıtasıyla teknolojik kapasitesini arttırdığına işaret eden Bakan Ergün, KOBİ’lere verilen Ar-Ge desteklerinden de bahsetti.
Küçük ve orta boy işletmelerin 3 yıl boyunca Ar-Ge harcamalarının yüzde 75′ini karşıladıklarını anlatan Ergün, “Bu çerçevede 250-300′e yakın San-Tez projeleri üniversitelerde devam ediyor. Bu da son birkaç yıl içinde başlattığımız Ar-Ge destek projelerinden birisidir. Türkiye teknolojisini ilerleten bir hale gelmiştir. Bu nedenle Türkiye’de özellikle savunma sanayinde çok büyük mesafe alındı. Askeri ihtiyaçlarının yüzde 75′ini dışarıdan karşılayan bir ülkeydik. Bu gün askeri malzeme ihtiyacımızın yüzde 50’sini artık kendimiz üretebilmekteyiz. Buna insansız hava araçları ve güdümlü füzeler dahil.” diye konuştu.
Bakan Ergün, teknoloji alanında 2013 yılındaki hedeflerinin Ar-Ge harcamalarının GSMH içindeki payını yüzde 1′den yüzde 2′ye çıkarmak olduğunu kaydetti. Bu nedenle teşviklerin devam ettiğini; Meclis açıldığında teknoparklarla ilgili teşvik süresini uzatacaklarını bildirdi.
Bakan Ergün, “Söz konusu teşvikler 2013′te dolmasına rağmen biz onu 2023 yılına kadar uzatıyoruz. 2023 yılına kadar Teknoparklardaki Ar-Ge teşvikleri devam etsin istiyoruz.” ifadelerini kullandı.
Antalya Ticaret ve Sanayi Odası (ATSO) Başkanı Çetin Osman Budak da, ticaret, büyük mağazalar ve borçlar kanunları gibi önemli yasaların çıkmasını istediklerini belirtti.
KOBİ’lerin vergi, sigorta cezalarının birikmesiyle oluşan 90 milyarlık yükün ödenebilir bir seviyeye getirilmesi gerektiğini vurgulayan Budak, şöyle konuştu:
“Bu tür ekonomiyi ilgilendiren konularda bir kanunlar ve reformlar takvimine ihtiyacımız var. Gerek hükümetten gerek muhalefet partilerinden bu kanunların çıkması ve mikro reformların gündeme gelmesi için bir takvim bekliyoruz.”
Son Yorumlar